Toplumsal ve Toplumdan Yana Olmak: Bireyden Kolektife Sorumlu Özgürlük | Kovara Deng | DENG Dergisi
Kapat

Toplumsal ve Toplumdan Yana Olmak: Bireyden Kolektife Sorumlu Özgürlük

YazarResmi

“Toplumsal” ve “toplumdan yana” kavramları, birey ve toplum arasındaki karmaşık ilişkiyi, karşılıklı sorumlulukları ve dinamik etkileşimi anlamak için temel bir zemin sunar. Her iki kavram birbiriyle sıkı bir ilişki içinde olsa da odak noktaları ve vurguları farklıdır. Bu makale, bu iki önemli kavramı ele alarak, felsefi kökenlerinden günümüzdeki tezahürlerine kadar geniş bir perspektif sunmayı ve bu görüşleri savunmuş önemli düşünürlerin sözleriyle iki kavramı zenginleştirmeyi amaçlamıştır. Özellikle, toplumsal olanın ontolojik bir zorunluluk, toplumdan yana olmanın ise normatif-etik bir seçim olduğu teorik ayrımı merkeze alınacaktır.

Toplumsal Nedir?

Toplumsal kelimesi, en genel anlamıyla “toplumla ilgili, topluma ilişkin, içtimai veya sosyal” demektir. Bu terim, bir olgunun veya durumun toplumun genelini, yapısını, işleyişini veya bireyler arasındaki etkileşimleri kapsadığını ifade eder. Toplumsal olmak, bir durumun yalnızca bireysel düzeyde kalmayıp, aksine kolektif bir boyuta sahip olduğunu ve toplumun bütünüyle bağlantılı olduğunu vurgular. Bu bağlamda, bireysel ve toplumsal arasındaki fark netleşir: Örneğin, bir kişinin bireysel iflası yalnızca kendisini etkilerken, ülkedeki yüksek işsizlik oranı tüm toplumun refahını etkileyen toplumsal bir sorundur. Benzer şekilde, bireyin grip olması kişisel bir sağlık durumu iken, bir pandemi (salgın) tüm okulları, iş hayatını ve kamusal etkileşimi dönüştürerek toplumsal bir olay haline gelir. Toplumsal kurallar, bir toplumun işleyişini düzenlerken; toplumsal değişme (Sanayi Devrimi gibi) ise zaman içindeki yapısal ve kültürel dönüşümleri ifade eder. Ayrıca, toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyetten farklı olarak toplum tarafından kadın ve erkek rollerine yüklenen beklentileri tanımlar. Son olarak belirtmek gerekir ki, toplumsal düzeni ve kolektif yapıyı tehdit eden kaos, karmaşa ve iç karışıklıklar, bir toplumun istikrarını ve bütünlüğünü kökten sarsan en kritik toplumsal olaylar arasında yer alır.

Émile Durkheim’ın “Toplumsal Olgular” kavramı, toplumsal olanın bireyden bağımsız, bireye dışsal ve zorlayıcı bir gerçeklik olduğunu vurgular. Bu, bireysel eylemleri şekillendiren, ahlaki ve hukuki kuralların, yani kolektif bilincin varlığını işaret eder.

Jean-Jacques Rousseau, “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde toplumsal durumu şu sözlerle ele alır: “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur.” Bu söz, bireyin doğadaki özgürlüğünden toplumsal yaşama geçişte karşılaştığı kısıtlamaları ve toplumsal yapıların birey üzerindeki etkisini vurgular. Toplumsal olan, bireyin kendini içinde bulduğu ve ilişkilenmek zorunda olduğu bu karmaşık yapıdır. Bir sorunla karşılaşıldığında bunun sadece bireysel değil, toplumsal kökenleri ve sonuçları olduğunu anlama kapasitesini de içerir.

Toplumdan Yana Olmak Ne Demek?

Toplumdan yana olmak, bir kişinin veya kurumun toplumun çıkarlarını, refahını ve iyiliğini öncelikli tutan, destekleyen ve bu yönde aktif bir tutum sergilemesi anlamına gelir. Bu, pasif bir gözlemden ziyade, aktif bir duruş ve sorumluluk almayı içerir. Toplumdan yana olmanın temel özellikleri arasında: Toplumsal fayda yaratma (eğitim, sağlık, çevre koruma gibi alanlarda olumlu etki yaratma), sosyal sorumluluk (etik değerlere bağlılık, adil çalışma koşulları sağlama), duyarlılık ve farkındalık (toplumsal sorunları anlama ve çözüme katkı sağlama), empati ve dayanışma (toplumun farklı kesimlerinin ihtiyaçlarını anlama ve ortak amaçlar doğrultusunda hareket etme) bulunur.

Bu toplumsal değerlerin yeşermesi ve sürdürülebilirliği için anlatım özgürlüğü ve eleştirel düşünce vazgeçilmezdir. Anlatım özgürlüğü, bireylerin ve grupların sansür veya baskı korkusu olmadan fikirlerini, inançlarını ve bilgilerini serbestçe ifade edebilmelerini, tartışabilmelerini ve paylaşabilmelerini sağlar. Bu özgür ortam, toplumsal sorunların açıkça dile getirilmesini, farklı çözüm önerilerinin çatışmasını ve en nihayetinde daha iyi, daha adil politikaların oluşmasını mümkün kılar. Aynı zamanda, düşünce süreçlerinin temelini oluşturan eleştirel bakış açısı, bireylerin sunulan bilgiyi, mevcut sistemi ve yerleşik normları sorgulamasını, empatinin körü körüne bir kabul yerine, bilinçli bir anlama çabasına dönüşmesini temin eder. Toplumsal fayda yaratma hedefi, ancak bu eleştirel sorgulama ve serbest ifade ortamında, yani farkındalığın derinleştiği ve dayanışmanın sadece duygusal değil, rasyonel bir temele oturduğu bir zeminde gerçek ve kalıcı bir etki yaratabilir. Bu temel değerler silsilesinin nihai amacı, birlikte düşünme ve eylem gücünü kullanmaktır. Yaşadığımız dönemin karmaşık ve iç içe geçmiş zorluklarının üstesinden gelmenin yolu, bireysel yeteneklere bel bağlamak yerine; çeşitli deneyimlerin, farklı bilgi birikimlerinin ve özgürce dile getirilen yapıcı eleştirilerin ortak bir platformda uyum içinde birleşmesinde yatmaktadır. Bu yaklaşım, empati(k) anlayışın ötesine geçerek, mevcut farklılıkları bir yük değil, güçlü bir sinerji kaynağı olarak değerlendirir. Böylece, tüm kesimleri kucaklayan, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir toplumsal fayda yaratarak toplumun ilerlemesini güvence altına alan en etkili mekanizma haline gelir.

Bu duruş, etik teorideki deontolojik (görev temelli) ve teleolojik (amaç temelli, faydacı) yaklaşımların bir sentezidir. Toplumdan yana olmak, sadece faydayı maksimize etmeyi değil, aynı zamanda Kantçı anlamda her bireyin değerini kabul eden ve evrenselleştirilebilir bir ahlaki görevi (adaleti savunma) üstlenmeyi gerektirir. Zira toplumsal yarar, ancak ve ancak adaletin sağlandığı, yani fırsat eşitliği ve hakkaniyetin teminat altına alındığı bir zeminde gerçek ve kalıcı bir değer yaratabilir. Amerikalı sivil haklar lideri Martin Luther King’in şu sözleri, toplumdan yana olmanın özünü çok iyi ifade eder: “Nerede adaletsizlik varsa, orada herkes için adaleti savunmak bir sorumluluktur.” Bu ifade, toplumun sorunlarına kayıtsız kalmamayı, aktif olarak çözümün bir parçası olmayı ve adaletsizliğe karşı durmayı vurgular. Toplumdan yana olmak, bu sorumluluğu taşımaktır.

Temel Fark: Tanım vs. Duruş

Kısacası, toplumsal olan her şey toplumla bir bağlantıya sahiptir; ancak bu bağlantı her zaman olumlu veya destekleyici olmak zorunda değildir, bir problem de toplumsal olabilir. Örneğin, toplumsal eşitsizlik bir olgu olarak toplumsaldır, ancak ona karşı mücadele etmek toplumdan yana bir duruştur. Öte yandan, toplumdan yana olmak, aktif olarak toplumun faydasına hareket etme ve toplumun çıkarlarını gözetme anlamını taşır. Yani, toplumsal olan bir durumu tanımlarız; toplumdan yana olmakla ise o durum karşısında bir duruş sergileriz. Bu çerçevede, muhalif cepheden bakan bireyin sorumluluğu, sadece tanımlanan sorunları (toplumsal eşitsizlik gibi) eleştirmekle sınırlı değildir. Asıl görev, toplumcu düşünce ekseninde hareket ederek, eleştirilen durumu pasif bir şekilde gözlemlemek yerine, çözüme yönelik alternatif ve adil eylem planları üretmektir. Toplumdan yana olmak, aynı zamanda, mevcut durumu sorgularken dahi ortak iyiyi gözeten, yıkıcı değil yapıcı bir sorumluluk almayı gerektirir.

Felsefi Yaklaşımlar: Antik Çağ’dan Günümüze Toplum ve Birey

“Toplumsal” ve “toplumdan yana olma” kavramları, felsefe tarihi boyunca birçok düşünürün temel ilgi alanı olmuştur. Filozoflar, ideal toplumun nasıl olması gerektiğinden, birey ve toplum arasındaki ilişkilere, adaletin sağlanmasına ve devletin rolüne kadar geniş bir yelpazede fikirler öne sürmüşlerdir.

Sokrates, Platon ve Aristoteles’in yaklaşık yirmi üç, yirmi dört asır önce ortaya koyduğu toplum ve devlet üzerine düşünceler, insan doğası ve ortak yaşamın gerekliliği hakkındaki derin kavrayışlarının birer yansımasıdır. Bu kadim filozofların, bireyin erdem ve mutluluğa ancak iyi düzenlenmiş bir toplum içinde ulaşabileceği tezleri, temelini insan olmanın zorunluluklarından alır. Bireyin kendi kendine yetememe halinden yola çıkarak toplumsal iş birliğini ve adaletli yönetimi savunan bu görüşler, salt tarihsel metinler değil, günümüzdeki siyaset felsefesinin ve etik değerlerin de anlaşılması için hala vazgeçilmez, yol gösterici ve evrensel birer mirastır. Bu nedenle, onların toplum yararını gözeten bu anlayışlarının çağlar öncesine dayanması, geçerliliklerini yitirmek bir yana, onlara daha büyük bir değer ve anlaşılırlık katmaktadır.

Sokrates (MÖ 470-MÖ 399): Antik Yunan filozofu Sokrates, toplumdan yana olma ilkesini pasif bir destekten ziyade, eleştirel bir hizmet olarak benimsemiştir. O, Atina'nın geleneksel değerlerini ve siyasi yaşamını sürekli sorgulayarak, kendisini toplumun atıl kalmaması için yaratılmış bir “at sineği” olarak görüyordu. Bu eleştirel duruş, onun için toplumun yanlış yollara sapmasını önleyen, erdemi ve bilgeliği sürekli taze tutan en büyük faydaydı. Sokrates, kişisel çıkarlarını değil, Atina halkının ruhunun iyiliğini önceliklendirmiş; hatta hakkında verilen ölüm cezasını dahi, inançlarından dönmeyerek ve şehrin yasalarına boyun eğerek, kendi felsefi ilkelerine ve toplumsal düzenin onuruna bağlı kalarak kabul etmiştir. Bu kararlılık, onun için toplumdan yana olmanın nihai bedeli ve en yüksek ispatıdır.

Platon (MÖ 428/427-MÖ 348/347): İdeal Devlet ve adalet anlayışıyla, toplumsal uyumu adalet ve bilgelik üzerine kurarken, filozof-kral figürüyle toplumdan yana olma ilkesini, yani kişisel çıkar yerine toplumun genel iyiliğini gözetmeyi savunmuştur. Bu, bireysel erdemin toplumsal yapıya yansıtılması gerektiği teorisidir. Konuya dair en önemli sözü: “Bir devletin refahı, halkın bilgeliğine ve adalete uygun yaşamasına bağlıdır.”

Aristoteles (MÖ 384-MÖ 322): Zoon Politikon ve Orta Yol kavramıyla insanı “toplumsal/siyasal bir varlık” olarak tanımlamış, insanın mutluluğu (eudaimonia) ancak bir toplum içinde bulabileceğini belirtmiştir. Toplumdan yana olma bağlamında ise orta sınıfın hakim olduğu, adalet, ılımlılık ve erdemin teşvik edildiği bir ortak refah düzenini savunmuştur. Aristoteles’e göre, toplumsal olmak bireyin telos’una (nihai amacına) ulaşması için doğal ve zorunlu bir koşuldur. Anılan düşünceyi belirgin hale getiren vecize şudur: “İnsan, doğası gereği politik bir hayvandır; toplumdan uzak yaşayan ya bir tanrı ya da bir hayvandır.”

Ortaçağ ve Sonrası Dönem

Farabi (870-950): Erdemli Şehir (El-Medinetü’l-Fazıla) düşüncesiyle, insanın varlığını sürdürmesi ve mükemmelliğe ulaşması için toplumsal yaşamın zorunlu olduğunu belirtmiştir. Toplumdan yana olma anlayışı, bilgili ve erdemli bir başkan tarafından yönetilen, üyelerinin karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma içinde yaşadığı bir şehirde bireylerin ve toplumun mutluluğa ulaşmasını hedefler. Bu model, bireysel mükemmelliğin ancak kolektif bir ahlak ve rasyonel düzen içinde gerçekleşebileceği üzerine kuruludur. Farabi’nin, “Erdemli şehir, tüm fertlerinin iş birliğiyle nihai mutluluğa ulaşmayı hedefleyen bir şehirdir,” cümlesi toplumsal olanı ideal biçimde gözler önüne sermektedir.

Jean-Jacques Rousseau (1712-1778): Toplum Sözleşmesi ve Genel İrade ile insanların doğal durumdan toplumsal duruma geçişini incelemiş, toplumdan yana olmanın temelini toplumun ortak iradesine dayalı bir yönetimde bulmuştur. Bu genel irade, bireysel çıkarların üstünde, toplumun tümünün ortak iyiliğini hedefler. Özgürlük, bireysel arzuların toplamı (özel iradeler) değil, her bireyin kendine koyduğu ve toplumsal düzeni garanti eden kolektif akılcı iradeye uymasıyla mümkün olur. Jean-Jacques Rousseau’nun, “Genel irade her zaman doğruyu hedefler ve kamu yararını amaçlar,” sözü açık biçimde toplumsal yararı ifade etmektedir.

Farabi ve Rousseau’nun farklı çağlarda yaşamış olsalar da bireyin mükemmelliği ve özgürlüğünün ancak rasyonel bir kolektif düzen içinde gerçekleşebileceği noktasında derin bir fikir birliği sergilediği görülmektedir. El-Medinetü’l-Fazıla ve Genel İrade kavramları, bireysel çıkarların ve özel iradelerin ötesinde, toplumsal iş birliğini ve ortak iyiliği temel alan, adil ve erdemli bir yaşam modelinin zorunluluğunu vurgulamaktadır. Bu iki düşünürün eserleri, toplumsal yapıyı bir bireysel varoluş aracı olarak görmesi, toplumsal düzenin birey için bir kısıtlama değil, aksine gerçekleşme zemini olduğunu göstermeleri açısından felsefi tarihte önemli bir yer tutar.

Farabi ve Rousseau gibi düşünürlerin temelini attığı, bireysel mükemmelliğin ancak adil ve rasyonel bir kolektif düzen içinde gerçekleşebileceği fikri, Thomas More’un (1478-1535) “Ütopya” eseriyle radikal bir boyuta taşınmıştır. More, eserinde Avrupa’daki adaletsizlik ve eşitsizliklerin kökenini doğrudan özel mülkiyetin varlığına bağlayarak, mülkiyetin olmadığı, her şeyin ortak mülkiyet ilkesi üzerine kurulu ideal bir ada devleti tasvir etmiştir. Bu ütopyacı modelde, bireysel çıkar ve açgözlülük, kolektif yarar ve toplumsal mutluluk lehine ortadan kaldırılmıştır. Ütopyalılar günde sadece altı saat çalışarak kalan zamanlarını kişisel gelişim ve bilim faaliyetlerine ayırır; bu da toplumun sadece ekonomik değil, aynı zamanda insancıl ve rasyonel bir düzene sahip olduğunu gösterir. Böylece More, toplumsal düzeni birey için bir kısıtlama değil, aksine gerçekleşme ve mükemmelliğe ulaşma zemini olarak görmüş, kendinden sonraki sosyalist ve ütopyacı akımlara ilham vermiş ve toplumdan yana olma düşüncesine yeni bir pencere açmıştır.

Karl Marx (1818-1883): Sınıfsız toplum ve sosyal adalet perspektifiyle toplumsal yapıları ekonomik ilişkiler ve sınıf mücadeleleri üzerinden analiz etmiş, toplumdan yana olmanın nihai hedefi olarak sınıfsız, eşitlikçi ve adil bir komünist toplumu işaret etmiştir. Marx’a göre, kapitalist toplumsal yapı sömürücü (dolayısıyla toplumsal bir sorun) iken, bu yapıya karşı devrimci aksiyon sergilemek, gerçek anlamda toplumdan yana olmaktır. Marx’ın, “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” sözü toplumsalın ötesinde toplumcu-evrensel bir niteliktedir.

Karl Marx’ın düşüncesinin kendisinden önceki toplumsal teorilerden daha kapsamlı ve sistematik olmasının temelinde, yalnızca ekonomiyi değil, aynı zamanda tarihi, felsefeyi ve siyaseti de kapsayan Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm metodolojisi yatar. Marx, Hegel’in diyalektiğini Feuerbach’ın materyalizmiyle birleştirerek, toplumsal değişimi soyut fikirlerin değil, maddi üretim biçimlerinin belirlediği tezini ortaya atmıştır. Bu bütüncül yaklaşım sayesinde, tarihin sınıf mücadeleleri aracılığıyla ilerleyen bilimsel bir süreç olduğu ve kapitalizmin kaçınılmaz iç çelişkileri nedeniyle yıkılacağı yönündeki tezlerini, kendinden önceki ütopik sosyalistlerin ve klasik ekonomistlerin parçalı analizlerine kıyasla daha bütünlüklü, derli toplu ve açıklayıcı bir çerçeve içinde sunabilmiştir. Özellikle “Kapital” eserinde, değer teorisinden başlayarak sermaye birikimi ve kriz döngüsüne kadar uzanan ekonomik mekanizmaları derinlemesine incelemesi, onun düşüncesini salt bir siyasi eleştiriden çıkarıp, bilimsel bir sosyal teori düzeyine taşımıştır.

Düşünceleri özellikle “Kölelik Yolu”, “Özgürlüğün Anayasası” ve “Hukuk, Yasama Faaliyeti ve Özgürlük” gibi temel eserlerinde detaylı olarak yer alan Avusturya İktisat Okulu’nun önde gelen düşünürlerinden Friedrich August von Hayek (1899–1992), toplumsal olanı tasarlanmış, merkezi planlamaya dayalı bir yapı olarak değil, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü temelinde kendiliğinden doğan bir düzen olarak ele almıştır. Hayek’in toplumdan yana olma anlayışı, kolektif rasyonalizme ve sosyal adalete dayalı müdahaleci devlet anlayışına karşı çıkarak, bireyin önemini merkeze koyar. Hayek’e göre, büyük bir toplumda (Açık Toplum) yaşayan milyonlarca bireyin sahip olduğu dağınık ve bağlamsal bilgi, hiçbir merkezi otorite veya planlamacı tarafından tek bir yerde toplanamaz ve etkin bir şekilde kullanılamaz. Toplumsal yarar ve refah, bu dağınık bilginin fiyat mekanizması aracılığıyla koordinasyonunu sağlayan serbest piyasa ve hukuk kuralları gibi kendiliğinden oluşan sosyal kurumlar sayesinde ortaya çıkar.

Piyasa, Hayek’e göre denge sağlamaktan ziyade, toplum içindeki dağınık bilginin (kimin neye, nerede, ne kadar ihtiyacı olduğu bilgisi) bireyler arasında fiyat sinyalleri yoluyla aktarılmasını sağlayan bir iletişim ağıdır. Bu, bireylerin kendi çıkarları doğrultusunda verdikleri kararların, bilinçsizce tüm topluma fayda sağlayan karmaşık bir iş birliği ağı oluşturmasını mümkün kılar.

Hayek, bireysel özgürlüğü sadece kendi başına bir değer olarak değil, aynı zamanda toplumsal gelişmenin ve ilerlemenin de temel koşulu olarak görür. Bireylerin serbestçe hareket etme, deneme-yanılma yoluyla öğrenme ve yeni şeyler keşfetme özgürlüğüne sahip olması, toplumun genel bilgi dağarcığını ve refahını artırır. Bu ilerleme, özgürlüğün yan ürünüdür. Hayek, “Sosyal Adalet” kavramını “Serap” olarak nitelendirir ve özgür bir toplumda bu kavramın anlamsız olduğunu savunur. Ona göre, serbest piyasa, bireylerin eylemlerinin önceden tasarlanmış bir sonucunu doğurmaz; bu nedenle piyasa sonuçlarını “adil” veya “adil olmayan” olarak etiketlemek yanlıştır. Toplumdan yana olma anlayışı, herkesin aynı sonuca ulaşmasını hedefleyen bir dağıtımcılıkta değil, herkesin aynı soyut, genel ve tarafsız hukuk kurallarına tabi olduğu hukuk önünde eşitlik ilkesinde yatar. Hayek’e göre bu anlayış, (kendiliğinden doğan düzen), üyeleri ortak bir menfaate sahip ortak bir üstüne bağlı olan küçük grupların ötesinde, insanların, karşılıklı yararları için, barış içinde birlikte olmalarına imkan sağlayarak büyük veya açık toplumun belirmesini sağlar.

John Rawls (1921-2002): Hakkaniyet Olarak Adalet teorisiyle adil bir toplumun temel ilkelerini belirlemeye çalışmış, toplumdan yana olmayı “bilgisizlik perdesi” arkasından belirlenen ve en dezavantajlı kişilerin bile faydasını gözeten ilkelere (Özgürlük İlkesi ve Fark İlkesi) dayandırmıştır. Bu yaklaşım, toplumsal kurumların temel yapısının adil olması gerektiğini (prosedürel adalet) ve toplumsal düzenin, en az avantajlı olanın durumunu iyileştirmesi gerektiğini savunur. Ahlak, hukuk ve siyaset filozofu olan John Rawls,“Eğer doğduğunuz ailenin sosyal konumunu, yeteneklerinizi veya cinsiyetinizi bilmiyor olsaydınız, nasıl bir toplum kurardınız?” sorusunu sorarak, içine doğduğumuz koşulların (İnanç sistemi, etnik kimlik, ekonomik ve sosyal yapı) düşünme biçimimiz üzerindeki etkilerini sorgulamaktadır.

Modern Toplumda “Toplumsal Olma”: Yeni Sözleşmeler ve Emeğin Merkeziyeti

Günümüz dünyasında küreselleşme, teknolojik ilerleme ve iklim krizi gibi yeni meydan okumalar, “toplumsal” ve “toplumdan yana olma” kavramlarının yeni bir küresel toplumsal sözleşme çerçevesinde yeniden tanımlanmasını zorunlu kılmaktadır. Modern toplumdan yana bir duruş, bu bağlamda üç temel alanda sorumluluk gerektirir: İlki, Sürdürülebilirlik ve Sorumluluk Etiği olup, Hans Jonas’ın Sorumluluk İlkesi ile uyumlu olarak sadece bugünü değil, aynı zamanda insan eylemlerinin uzun vadeli, biyoetik sonuçlarını gözeterek gelecek nesillerin ihtiyaçlarını da kapsayan bir yaklaşımdır. İkincisi, algoritmaların tarafsızlığı ve veri gizliliği gibi kritik konuları ele alan Dijital Etik ve Yapay Zeka alanında adil ve sorumlu teknoloji gelişimi için toplumdan yana politikaların belirlenmesini zorunlu kılar. Üçüncüsü ise, sınır ötesi eşitsizlikler ve mülteci krizleri karşısında ulusal sınırların ötesinde bir sorumluluk sergilenmesini gündeme getiren Küresel Adalet ilkesidir.

Sosyal Adaletin Temeli

Emekten yana olmak ile toplumsal olmak arasında koparılamaz bir bağ vardır; çünkü emek sömürüsünü ortadan kaldırmak, toplumsal adaleti sağlamanın somut bir tezahürüdür. Emekten yana bir duruş, sadece adil ücret ve güvenli koşulları değil, aynı zamanda toplumsal zenginliğin adil dağıtımını hedefler. Kolektif refah ve toplumsal barış, emekçinin haklarının gözetildiği ve dayanışmanın esas alındığı bir sistemde mümkündür; zira sömürünün olduğu bir yerde gerçek bir toplumsallıktan bahsetmek zordur.

Özgürlüklerin Toplumsal Bağlamı

Özgürlüklerin en geniş şekilde kullanılması, bireysel özgürlüğün yalnızca kişisel bir ayrıcalık olmaktan çıkıp, toplumsal refahı ve adaleti artıran bir sorumluluk olarak ele alınmasını gerektirir. Klasik negatif özgürlük (engellerin kaldırılması) anlayışının ötesine geçen bu yaklaşım, pozitif özgürlüğü (yapabilme kapasitesi)* ve toplumsal sorumluluğu temel alır. Amartya Sen’in Kapasite Yaklaşımı doğrultusunda, özgürlüklerin etkin biçimde kullanılabilmesi için herkese fırsat eşitliği ile birlikte eğitim ve sağlık gibi temel kapasitelerin sağlanması esastır. Bu geniş özgürlük alanı, John Stuart Mill’in Zarar İlkesi ile sınırlandırılır: bireysel özgürlük, başkalarına zarar vermediği sürece tam olmalıdır. Bu ilke, özgürlüğün beraberinde getirdiği ahlaki ve etik sorumlulukları tanımlayarak, bireysel potansiyelin kolektif kalkınma ve sürdürülebilirlik yararına kullanılmasını amaçlar.

Son Söz: Toplumsal Olma ve Toplumdan Yana Olmanın Sorumlu Özgürlüğü

Bu yazı, “toplumsal” ve “toplumdan yana olma” kavramlarını, ontolojik bir zorunluluk ve normatif-etik bir seçim ekseninde derinlemesine incelemeyi amaçlamıştır. Toplumsal olmak, Durkheim’ın vurguladığı gibi, bireye dışsal ve zorlayıcı olan yapıları, kuralları ve kolektif bilinci ifade eden bir tanımlama iken; toplumdan yana olmak, bu yapı karşısında aktif bir duruş sergileyerek toplumun çıkarlarını ve genel refahını öncelikli kılan sorumluluk temelli bir eylemdir (Martin Luther King). Antik Çağ’dan (Sokrates’in eleştirel hizmeti, Platon’un ideal devleti, Aristoteles’in Zoon Politikon’u) günümüze dek uzanan bu felsefi yolculukta, Farabi’nin Erdemli Şehri ve Rousseau’nun Genel İrade kavramları, bireysel mükemmelliğin rasyonel kolektif düzen içinde gerçekleşebileceği fikrini güçlendirmiştir. Thomas More’un Ütopya’sı, özel mülkiyeti reddederek kolektif mutluluğu radikal bir zemine oturtmuş; Karl Marx ise toplumsal olanı ekonomik sömürü ilişkileri üzerinden analiz ederek, sınıfsız bir toplumu en yüksek toplumdan yana duruş olarak hedeflemiştir. Buna karşılık, F. A. Hayek, toplumsal faydayı merkezi planlamadan ziyade kendiliğinden doğan düzen ve hukuk önünde eşitlik üzerinden temellendirmiştir. Son olarak, John Rawls’un Hakkaniyet Olarak Adalet teorisi, toplumsal kurumların en dezavantajlı kesimin faydasını gözetme yükümlülüğünü modern bir etik görev olarak belirlemiştir. Modern dünyada ise sürdürülebilirlik, dijital etik ve küresel adalet gibi yeni sorunlar, yeni bir küresel toplumsal sözleşmeye olan ihtiyacı ortaya çıkarmıştır. Bu yeni sözleşmenin temelinde, emek sömürüsünü ortadan kaldırarak sosyal adaleti somutlaştıran emekten yana bir duruş yatmaktadır. Bu duruş, kolektif refahın ve toplumsal barışın anahtarıdır. Nihayetinde, özgürlüklerin en geniş şekilde kullanılması bağlamında toplumsal olmak, negatif özgürlükten (engel olmama) pozitif özgürlüğe (yapabilme kapasitesi/Amartya Sen) geçişi ifade eder. John Stuart Mill’in Zarar İlkesi ile dengelenen bu yaklaşım, bireyin potansiyelini yalnızca kişisel bir lüks olmaktan çıkarıp, toplumun genel iyiliği, adaleti ve sürdürülebilirliği için kullanan sorumlu özgürlük bilincini güvence altına almaktadır. Toplumsal ve toplumdan yana olmak, bu bilinçle, bireysel ve kolektif sorumlulukları sürekli dengeleyerek, daha adil ve insancıl bir geleceğin inşasına zemin hazırlar. Ümit Tektaş, 28.07.2025

(*) Amartya Sen’in Yapabilme Kapasitesi kavramı, refahı ve kalkınmayı geleneksel ölçütlerden (gelir veya GSYH) farklı olarak, bireylerin gerçek özgürlükleri üzerinden tanımlayan etik bir çerçevedir. Bu yaklaşım, insanların sahip oldukları mallara odaklanmak yerine, bu malları ve kaynakları kullanarak hayatta neyi yapabildiklerine ve ne olabildiklerine odaklanır. Yani, bir kişinin sadece yeterli gelire sahip olması değil, aynı zamanda bu gelirle iyi beslenme, sağlıklı olma, okuma-yazma veya toplumsal hayata katılma gibi değerli işlevleri gerçekleştirebilme potansiyelinin ve özgürlüğünün olması önemlidir. Sen’e göre, bireylerin kaynakları işlevlere dönüştürme yetenekleri (örneğin engellilik veya çevresel koşullar nedeniyle) farklılaştığı için, eşit gelir dağıtımı bile eşit refahı garanti etmez; bu nedenle kalkınmanın nihai amacı, tüm bireylerin bu temel yapabilme kapasitelerini genişletmektir.