Demokrasinin hal-i pür melali ve pandemi faktörü | Kovara Deng | DENG Dergisi
Kapat

Demokrasinin hal-i pür melali ve pandemi faktörü

YazarResmi

İngiliz araştırma şirketi Economist İntelligence Unit’in (EIU) hazırladığı 2021 Demokrasi Endeksi raporunda dünyada demokrasideki gerilemede pandemi faktörünün etkisine dikkat çekiliyor. Raporda pandemi sürecinde hükümetlerin uygulamaya koyduğu kapanma önlemleri ve seyahat kısıtlamalarına bağlı olarak sivil hakların otoriter rejimlerde olduğu gibi gelişmiş demokrasilerde de askıya alındığı ifade ediliyor. Bu verilere göre 2020 yılında dünya nüfusunun yüzde 49.4’ü demokratik rejimde yaşarken, 2021 yılında bu oran yüzde 45.7’e geriledi.

Demokrasi Endeksi 5 temel veriye dayanarak hazırlanmış; seçim süreçleri ve çoğulculuk, hükümetin işleyişi, siyasi katılım, demokratik siyasi kültür ve sivil özgürlükler.

Dünya ülkelerinin tam demokrasiler, kusurlu demokrasiler, melez rejimler ve otoriter rejimler olarak sınıflandırıldığı endekste  melez rejimler kategorisinde bulunan Türkiye, 2020'ye göre bir basamak yükselerek 167 ülke arasında 103'üncü sırada yer aldı.

Raporda altı çizilerden noktalardan bir de Çin faktörü. Raporda, gelişmiş demokrasilerde vatandaşların mevcut sistemden duydukları hoşnutsuzluğun demokrasinin geleceği bakımından oluşturduğu tehlikenin altı çizilirken, 2022 yılı ve ötesinde Batı modeli demokrasilerin önündeki en önemli meydan okumanın Çin'den geleceği değerlendirmesi yer alıyor.

Dünya nüfusunun dörtte birini barındıran Çin’in tarih borunca herhangi bir demokrasi deneyimi yaşamadığının altını çizelim.

Dünyada demokraside yaşanan gerileme Huntigton’un demokraside 3. Ters Dalga olarak nitelendirdiği 1990’lı yıllarda başlayan sürecin devamı.

Demokrasinin, demokrasi serüveninin dünyada oldukça inişli çıkışlı bir seyrinin olduğunu hatırda bulundurmakta yarar var.

Mesela Batılı Müttefiklerin İkinci Dünya Savaşındaki zaferi sonrasını hatırlayalım. O dönemde demokrasi kalıcı bir zafer kazanmış görünüyordu.  Ülkelerin çoğunda insanlar, onu uygulamasalar bile, demokrasinin edebiyatını ve fikirlerini kabul etmişlerdi. Antidemokratik siyasi çizgide olanlar bile, çoğu zaman eylemlerini demokratik değerlerle haklı gösteriyorlardı. Kavram olarak demokrasiye açıkça karşı iddialar, dünya ülkelerinin pek çoğunda hemen tümüyle yok olmuştu. Örneğin 1951 'deki bir UNESCO raporunda, "dünya tarihinde ilk defa olarak hiçbir doktrin, antidemokratik olarak ortaya atılmamaktadır” deniliyordu.

Modern demokrasinin gelişimini üç dalga biçiminde değerlendiren Samuel P. Huntigton (Üçüncü Dalga, Yirminci Yüzyıl Sonlarında Demokratlaşma, Türk Demokrasi Vakfı Yayınları Ankara 1993 adlı eserinde ) dalgalardan her birinin, nispetten az sayıda ülkeyi etkilediğini ve her dalga sırasında demokratik olmayan yönde bazı geçişler de olduğunu belirtmiştir.

Huntigton’a göre “Üstelik, bütün demokrasiye geçişler, demokrasi dalgaları sırasında gerçekleşmemiştir. Tarih karmaşık bir şeydir; siyasal değişimler de düzenli tarihsel kutulara girmez. Keza tarih, tek doğrultulu da değildir. İlk iki demokratlaşma dalgasının her birini, daha önce demokrasiye geçmiş olan ülkelerinin hepsinin değil ama bir bölümünün yeniden demokratik olmayan yönetime döndüğü bir ters dalga izlemiştir”.

Birinci, uzun demokratlaşma dalgası 1828-1926.

Birinci ters dalga 1922-1942.

İkinci, kısa demokratlaşma dalgası 1943-1962.

İkinci ters dalga 1958-1975.

Üçüncü demokratlaşma dalgası 1974-1990.

Huntigton’a göre “Birinci dalganın kökleri Amerikan ve Fransız devrimlerine dayanmaktadır. Bununla birlikte, ulusal demokratik kuramların fiilen ortaya çıkması, bir ondokuzuncu yüzyıl olgusudur. Bu yüzyıl içinde birçok ülkede demokratik kurumlar tedricen gelişmiştir; dolayısıyla bir siyasal sistemin hangi belli tarihten sonra demokratik sayılabileceğini belirlemek keyfî olduğu kadar zordur da”.

Bu yaklaşıma göre ABD'nin birinci demokratlaşma dalgasının yaklaşık 1828'de başladığını söylemek mümkün.  İsviçre, denizaşırı İngiliz dominyonları, Fransa, Büyük Britanya ve bazı küçük Avrupa ülkeleri, yüzyılın sonundan önce demokrasiye geçmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı’ndan az önce İtalya ve Arjantin, savaşın ertesinde, yeni bağımsızlaşmış İrlanda ve İzlanda demokratik oldukları gibi, Romanov ve Habsburg imparatorluklarına vâris olan devletlerde de demokrasi yönünde kütle halinde bir hareket olmuştur.

1920'lerin ve 1930'ların hâkim siyasal gelişimi, demokrasiden uzaklaşarak, ya geleneksel otoriter yönetim biçimlerine dönme, ya da yeni, kütle tabanına dayanan, daha sert totalitarizm biçimlerinin oluşması yönündeydi.

Birinci ters dalga Roma Yürüyüşü ve Mussolini'nin zayıf ve hayli yozlaşmış İtalyan demokrasisini kolayca yıkmasıyla 1922'de başladı. On yıldan biraz uzun bir süre içinde, Litvanya, Polonya, Letonya ve Estonya'daki yeni kurulmuş demokratik kurumlar, askerî darbelerle devrildi. 1933'te Hitler'in iktidarı zapt etmesi, Alman demokrasisini sona erdirdi. Ertesi yıl Avusturya demokrasisinin sona ermesine yol açtı, sonunda da Çekoslovak demokrasisinin 1938'deki sonuna neden oldu.

Demokratik kurumların varlıklarını koruduğu Fransa, Britanya ve diğer ülkelerde antidemokratik hareketler, 1920'lerdeki yabancılaşma ve 1930'lardaki depresyon nedeniyle güç kazandı.

İkinci Dünya Savaşından başlayarak, ikinci, kısa bir demokratlaşma dalgası gerçekleşti. Bu dalganın gelişmesinde savaştan galip çıkan demokrasi güçlerinin etkisi belirleyici olmuştur. 1960’lara gelindiğinde yükselen demokrasi dalgası yerini ikinci bir ters dalgaya bırakmıştır.  1960'larda ve 1970'lerde demokrasiden küresel düzeydeki uzaklaşma, umulmadık bir düzeye ulaşmıştır. Bir hesaba göre 1962'de dünyada 13 yönetim hükümet darbeleri ürünüydü; 1975'te bunların sayısı 38 oldu. Başka bir hesaba göre, 1958'de dünyadaki 32 işler demokrasiden ücte biri, 1970'lerin ortalarında otoriterleşmişti.

Huntington’un üçüncü demokrasi dalgası olarak nitelendirdiği (1974-1990) süreçte askeri yönetim, kişisel diktatörlükler ya da farklı otoriter yönetimlerle yönetilen ülkelerde demokrasiye geçiş yönünde önemli bir dalga yaşanmıştır.

1990'da dünyanın bağımsız ülkelerinden yaklaşık yüzde 45.0'i demokratik sistemlere sahipti ve söz konusu demokratik ülkelerin sayısı 58’e ulaşmıştı. Bu durum demokrasinin geleceği hakkında yeni bir iyimserlik dalgası yaratmıştı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından hareketle bazıları ekonomik ve siyasal liberalizmin/kapitalist sistemin tereddütsüz zaferini ilan ediyorlardı. “Demokrasinin mutlak zaferi” iddiası sonunda “tarihin sonu” gibi erken beklentiler ile tamamlanıyordu.

1980'lerde demokrasinin bir yönetim sistemi olarak meşruluğu, bütün dünyada kabul edilir olmuştur.

Huntintog’a göre 1990'lara gelindiğinde üçüncü dalganın kökenindeki sebeplerin birçoğu, önemli derecede zayıflamış, ya da tükenmişti.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ilk anda Doğu Avrupa’daki bazı ülkelerin demokrasiye geçmelerine imkan vererek bu sürece olumlu bir katkıda bulunmuştur. Ancak ve paradoksal bir biçimde Sovyetlerin dağılması Batı sistemi üzerindeki reforme edici ve dönüştürücü etkisini kaybetmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Avrupa başta olmak üzere batılı kapitalist ülkelerde demokratik haklar alanında hızlı bir gerileme başlamıştır.

Başka bir ifade ile dünyada demokrasi açısından üçüncü bir ters dalga yaşanmaktadır.

Birçok ülkede demokrasiler artan toplumsal eşitsizlik, yükselen yabancı düşmanlığı, güçlenen faşist hareketler, kökten dinci akımlar ve askeri darbe tehditleri ile toplumsal umutsuzluk üzerinden büyüyen popülist siyasetlerin yıkıcı sonuçları ile karşı karşıya kalmışlardır.

Son yıllarda yükselen popülist ototiter siyasi eğilimler demokrasiyi tehdit eden başat bir tehdide dönüşmüştür.

Kapitalist ülkelerde yaşanmakta olan hızlı kentleşme, gelir dağılımının bozulması, ekonomik eşitsizlik, artan güvencesizlik, siyasal parti sisteminin yükselen talepleri karşılamaktaki yetersizliği, artan kutuplaşma gibi faktörler toplumun belirli kesimlerinde kurulu düzene olan öfkeyi artırıyor.  Bu durum popülist otoriter eğilimler için önemli bir toplumsal taban oluşturuyor.

Başka bir ifade ile demokrasiden duyulan hayal kırıklığı, bazen kurulu düzene karşı bir tepki doğurmuştur: Bu durumda seçmenler, sadece iktidardaki partiyi reddetmekle kalmamışlar;

kurulu siyasal düzenin içerisindeki başlıca alternatif parti ya da grubu da reddederek, desteklerini politikanın dışından gelen bir kişiye vermişlerdir. Daha önceleri Latin Amerika'da daha yaygın olan bu eğilim son 20-30 yılda yükselen bir trend haline gelmiştir.

21 yüzyılın başında demokrasilerin baş etmek zorunda bulundukları en büyük tehdit popülist otoriter rejimlerden kaynaklanıyor. Toplumların müesses nizama karşı öfke ve tepkilerini yabancı düşmanlığı, milliyetçilik, silahlanma ve içe kapanma yönünde seferber eden popülist liderlikler ülkelerinde demokratik kurumları işlevsiz kılarak keyfi ve baskıcı rejimler inşa etmektedirler.

Dünyada yaşanan pandemi süreci ise demokraside yaşanan 3üncü ters dalganın tuzu biberi olmuş görünüyor.

Yuval Noah Harari’nin dediği gibi, “Diktatörlük yabani bir ot gibidir, her yerde bitebilir. Ama demokrasi narin bir çiçek gibidir, sağlanması gereken ön koşulları vardır”.

Devam edecek…