Eleştirel Düşünce ve Özgür Kişilik Üzerine | Kovara Deng | DENG Dergisi
Kapat

Eleştirel Düşünce ve Özgür Kişilik Üzerine

YazarResmi

Müridliğin sözlük anlamı bir şeyhe koşulsuz bağlanma, itaat etme olarak geçer. Ama bana göre bu eksik bir tanımlama. Müridliğin kökeni orta doğu coğrafyası Sümer efsaneleri ile başlayıp Tek tanrılı dinlerde zamanımıza kadar gelen, dikte edilen “inanacaksın”a dayanır. Yoksa yanacaksın, ağzında kaynar sular dökülecek, boğazından irin akıtılacaktır.
Müridliğin dinde, cemaatlerde, tarikatlarda, ağaya bağlılıkta, şeyhlikte, ailede, siyasette, örgütlerde toplumsal ve tarihten gelen sebepleri var.
Kişilerin kutsallaştırıldığı, türbelerin kutsallaştırıldığı, misyonlar (olağan üstü) yüklendiği topraklarda yaşıyoruz. Ama insana hiçbir değerin verilmediği topraklar, normal insanların değerinin olmadığı topraklar.
Bu coğrafyada insanlar ölü ve yaşayan insanları kutsallaştırırken, onlara mucize yaratan misyonlar yüklerken, onları tapınılacak kutsal kişiler haline getirirken, Yunan coğrafyasında 2500 yıl önce Demokritios maddenin atomdan oluştuğunu söylüyor, Aristoteles ünlü savlar hiyerarşisini ortaya atıyordu, ki bugün hala kullanıyoruz.
Bugün de Ortadoğu coğrafyası dışında felsefede, sosyal bilimlerde, fen bilimlerinde 16. yüzyılda başlayan ve günümüzde evrenin ve doğanın sırlarını çözen ve bunu bilgi teknolojileri ile pratikte karmaşık işler yapan robotlar, insansız çalışan karanlık fabrikalar kurarak mucizeler yaratan insanlar var.
Cehalet akla değil inanca dayanır. Dünya hakkında, yaşam hakkında akla ve aklın bir versiyonu olan bilime değil, dini dogmaya dayanır.
Türkiye dahil, Kürdistan dahil tüm Ortadoğu’nun kodları doğma üzerinedir. Tüm okumuş entelektüel akademisyen sol görüşlü Marksistler dahil ilerici siyasal hareketlere sinmiş durumdadır. Düşünme, sorgulama yeteneğine sınırlama getirilmiştir. Sol kesimlerin kadroları da aynı tarikat, şeyh müridleri gibi örgüte, lidere itaat etmekte, bu coğrafyada bu anlayış sorgulanmamaktadır. Bu anekdot sadece PKK cenahı için değil diğer örgütler için de geçerlidir.
Siyasi müridliğe örnek olarak, mesela Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra görüşlerini 180 derece değiştirmesine rağmen toplumun çoğunluğu ona inandı. Yeni söylemlerde kerametler aradı.
Şimdi en uçta dini dogmadan ve müridilikten sol müridliğe doğru örnekleyelim.
Van’ın Çaldıran ilçesinin Gıresor köyünde, taziyede Soğuksu köyünden gelen Xewzin (Gavıs) torunu, eli sıcak sudan soğuk suya girmemiş, boyunun kalınlığı, bakımı, tıraşı, giydiği ehramı pırıl pırıl parlayarak, kendini gösteren dişleri, boyu posu ihtişamı ile insanın üzerinde bir tesir bırakıyor. Evlerde itina ile bakımı yapılan, tımarlanarak tüyleri parlatılan, arpa ve iyi yemlerle beslenen bir Arap atına benziyordu. 35, 40’lı yaşlarda olan bu zatın taziye evine girmesiyle 7’den 85’e herkes ayağa kalktı. Yanında takım elbiseli, sarıklılar da olmak üzere müridi mi desem yemlenen dalkavukları mı desem bilmiyorum. 8, 10 kişi ve zavallı Soğuksu köylüleri oturup kendisi Fatiha okuttuktan sonra el öpme merasimi başladı. 85 yaşında aksakallı, sırtları bükülmüş köylüler dahil cebinde dünya bilgisini taşıyan en teknolojik cep telefonları olan modern giyimli gençler sıraya girdiler, el öpme merasimi 10 kadar dakika sürdü. 3 sefer 4 sefer öpenler, o ise onları öpmüyordu. Sadece eli öpülürken ustaca bir şekilde başını öne uzatıp başıyla selam verir gibi yapıyordu. Yarım saat sonra kalktığında herkes ayakta onunla dışarı çıktı. El öpme merasimi yeniden yapıldı, ve son teknoloji cipine binip ve peşindeki arabalar ve minibüslere tıkışmış Soğuksu köylüleriyle birlikte köyüne köylülerin emekleriyle çocuklarının rızkıyla yaptıkları köşküne doğru uzaklaştı gitti.
Mersin’de kadın hakim ve CHP milletvekili ve avukatlar dahil okumuş cenahından doğru dürüst okuma yazması olmayan şeyhlerin tuzağına düşüp büyük para kaptırdıkları, üniversite mezunu kadınların bu tür şeyhlerin 6. 7. Karısı oldukları bir coğrafya ve tüm müridlerini erkek ve kadın cinsel obje diye kullanan Bursa’daki badeci şeyh gibi… Bunlar sorgulamayan bir toplumun, şüphe duymayan bir toplumun veri taşlarıdır.
Böyle toplumlar kullanılmaya müsait ve her sorunlarını şiddetle çözmeye meyillidirler.
Ortadoğu sarmalındaki mezhepler ve siyasal görüşler, dini örgütler; Şiiler ile Şiiler, Sünni ile Sünniler, Şiilerle ile Sünniler arasındaki şiddeti vahşeti İŞİDİ, El Nüsrayı, El Kaideyi, Haşdi Şabiyi nereye koyacağız? İran’da babası asılırken 5, 6 yaşındaki kızına idamı seyrettireni nereye koyacağız? Hollandalı ressam ve düşünür Francisco Goya aklın uykusu canavarlar yaratır diyor, bu coğrafyada görülen budur. Canavarlar da tiranlara hayrandır. Tiranlar toplumları yönetir.
Böyle ortamlar itaat etmeyi insana öğretir, neyi öğretirlerse şablon gibi alırsın. Ona göre davranırsın, sorgulama sorgulayanların oranı da çok azdır.
1978’lerde Ağrı ilinde Naci Gökçe Lisesi’nde okurken Doğubayazıt’taki köyüme gitmek için ilçeye gelmiştim. DHKD’ye gittim. Her iki karşılıklı duvar kenarlarına koyu kahverengi sandalyeler dizilmiş uzun bir dükkandı. Tüm sandalyeler doluydu. 50, 60 kişi vardı. Uzun boylu 25 yaşlarında bir genç ortada gezinerek eğitim çalışması yaptırıyordu. İçerde bir sandalyede yer buldum. Lise öğrencisiydim ama okuyan biriydim. Söylediklerinde bazı çelişkiler ‘’kendime göre yanlışlar’’ buldum. Konu feodalite ve aşiretlerdi. Yanlışa itiraz ettim.
Örnek olarak Engels’in Gens (kan bağı) olgusunu söyledim. Anlatıcı itiraz etti. Israr etti söyleminde, ben de Özgürlük Yolu dergisinde C. Aladağ’ın (Kemal Burkay) yazısını okumasını önerdim. O anda 3 kişi sandalyelerinden kalkıp beni dövmeye yeltendiler. Anlatıcı onları sakinleştirdi çünkü Ortadoğu’daki anlatıcı ne diyorsa doğrudur.
Yine Dicle Üniversitesi’nde öğrenciyken Fen Fakültesi’nin okuma odasında siyasi tartışmalar yapılırdı. Fen Fakültesi’nde Kürt ve Türk sol örgütlerin iyi siyasi kadroları vardı. Tartışmalar düzeyliydi. Ama toplumun sorunlarını iyi teşhis eden, bunu mantıklı ve iyi dile getirebilen biri karşısındaki tartışmacıya örnek olarak “LENİN, Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı sayfa 173’de şöyle diyor,” dediğinde karşıdaki sus pus oluyordu, çünkü LENİN söylemiş.
Dini dogmaya, kulluk kültürüne biat edenleri bir tarafa bırakırsak, diğer kesimler dünya görüşleri ile ideolojilerle sosyal ve fen bilimleri ile iç içe olanlarda da kademe kademe bu dogmaların ve kulluk kültürünün tesiri altındadır. Ortadoğu coğrafyasında çocukluğumuz dogma ile başlar. Bu mutlaka kalıcı etki bırakır. Sorgulama yeteneğimizi baskılar.
Almanya’da Wuppertal’da ENGELS’in fabrikasını gezerken bize rehberlik eden arkadaş kapının girişinde şunu söylemişti. 12 Eylül faşist darbesi sonrası Almanya’ya kaçan MAOCU bir kişi fabrikayı görmeye geliyor ve yere kapaklanarak kapının eşiğini öpüyor.
Kürtlerde okumuş, meslek sahibi olanlar öğretmenler, avukatlar, üniversite mezunları olan bu yurtsever kesimler ikircikli düşüncelere yani açımlarsak duygularının baskısı altındaki akılları ile iş yapıyorlar, bu da fikirlerinde istikrarsız değişmelere neden oluyor. Ve birçok komplo teorisi üretiyorlar, onlarda gri alan yoktur. Ya siyah ya beyazdır. Örneğin Ahmet Zeki Okçuoğlu: İsmail Beşikçi’yi, Yalçın Küçük ve Doğu Perinçekle aynı kategoriye koyuyor.
Ya da olayları, olguları abartarak onlarda tarihi, siyasi, edebi şahsiyetleri insani kişiliklerinden soyutlayıp efsanevi insan üstü misyonlar yüklüyorlar. Örneğin H. MEM adıyla Ehmedê Xanî üzerine epey kitabı olan hemşerim, onu edebi kalıbından çıkarıp efsunlu bir varlığa dönüştürmektedir.
Doğubayazıt’ta belediyenin düzenlediği E. Xanî üzerine bir panelde Xanî hakkında güzel bilgiler veren bir panelist birden bire “Xani Kürtlerin peygamberidir” dediğinde Kürdolog olan üniversite hocaları ve panelist olan entelektüellerden hiç biri itiraz etmedi. Belki onlar da öyle düşünüyorlardı. Oysa bu E. Xanî’yi edebi, siyasi fikirsel kalıbından soyutlamaktı.
E. Xanî Mem û Zin eseriyle İngiliz Shakespeare’inin Romeo ve Juliyet’i ve Matcbah’ını da içine alan onlarla kıyaslanan bir edebi eserdir. Gururlanmamız gereken budur.
İngilizler diyorlar ki biz ikinci bir Britanya İmparatorluğu yaratabiliriz ama ikinci bir Shakespeare gelmez. İşte değer vermek budur.
Onun için: Friedrich NİETZSCHE “Doğuluların peygamberleri, Yunanlıların filozofları vardır” der. İtaat etme insanı pasif politik kul haline getirir.
Hak-Par süreçten rahatsız olan tüm Kürt kesimlerinin İslamcı, liberal, sosyalist ve diğer örgütlerin kalıntılarını içinde toplayan bir proje, bir kitle örgütü yarattı. Belli bir ölçütte başarılı oldu.
Kemal Burkay’ın başkanlığı döneminde Ağrı il başkanı olarak iki parti meclisi toplantısına katıldım. Toplantıların verimi yoktu, her şeyi K. Burkay belirliyor mahcupça bir karara karşı çıkanı da azarlıyordu. “Abi bu yanlış” diyene de “bu benim tarzım” diyebiliyordu.
Devasa Kürt sorununu seçim sonuçlarından alınan oy oranına indirgeyen bir anlayış içindeydi. Şaşırmıştım. İtaat etmek bir şeklide sıvışmaktır, karşı koymamak terk etmektir.
Diğer kesimlerden gelenler Hak-Par’ı terk ettiler.
PSK geleneğinden gelenler ise yanlış olduğunu düşünenler de direk karşı duramadılar, sessiz kaldılar. Birde itaat eden, bravo diyenler vardı, hala varlar.
Bu umutsuzluk içindeki tablodan sonra içimizi ferahlatan, insandan umut kesilmez denilen şeyleri paylaşalım.
Bertolt BRECHT şöyle derler:
İnsan dediğin nice işler görür generalim,
Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin,
Ama bir kusurcuğu var;
Bilir düşünmesini  de.
Bazen akıl tutulması yaşayan bir toplumda ani tutukluk yapan bir tüfeğin mekanizmasının bir zorlamayla bir hareketle çalışması gibi bir olgunun vesile olması lazımdır.
Biroyê Heskê Telliyê’nın Ağrı Kürt ulusal hareketinin yenilgisinden sonra ailesinin bir kısmı Isparta’ya sürgün edilirler.
Büyük bir köyün kenarında onlara yer verilir. Kendileri getirdikleri eşyaları ile buraya yerleşirler, aileden biri küçük bir tüfeği eşyalarının arasında saklayıp getirmiştir.
Köyde uzun boylu, iri yapılı bir adam tüm köyü korkutmuş, zorbalık yapmaktadır.
Köylülerin eşlerine bile el uzatmaktadır, kimse korkudan ses çıkartmamaktadır.
Bir gün çeşmeye gelen Biro’nun akrabalarına küfür edip üstlerine yürür, o anda tüfeği kendisiyle getiren kişi elbiselerinin altından çıkararak ona doğrultur. Zorba sessizleşir ve geriye döner ve gider. Bu olay köyde dalga dalga yayılır. Birkaç gün sonra eşine el atılanlardan biri onu tüfekle öldürür. Bu olay akıl mekanizmasını çalıştırmış, korkunun yarattığı efsaneyi, akıl tutulmasını yok etmiştir. Cesaret de bulaşıcıdır. Onun için bu coğrafyaya aydınlanma gereklidir. İmmanuel KANT’ın “Bilmeye cesaret et! Kendi aklını kullanmaya cesaret göster! Kendi aklına güven!” ya da Rene Descartes’in “Her şeyi sorgula!” ilkeleri ışığında dışlanma korkusu duymayanlar ya da dışlanmayı göze alanlar toplumu değiştirme olanağına sahiptirler. Burada aydınlar öne çıkarlar. Aydın nedir, kimdir, nitelikleri nedir gündeme gelir. Akademisyenler sosyal ve fen bilim adamları birer aydın mıdır? Hayır. Ancak bilgilerini toplumun sorunlarını çözmede kullanan, muktedir olana, egemenlerin yaptığı haksızlıklara, hukuksuzluklara, zulümlere karşı eleştiri dahil eylemsel bazda da karşı çıkan kişidir aydın. Mal varlığı ile kariyerini kaybetmeyi, hapis yatmayı göze alan entelektüeller aydındır.
Aydın ilahi bir akademisyen ve bilim adamı olmaya bilir. Terzi Fikri (Fikri Sönmez) ilkokul mezunu ama kendini yetiştiren, toplumdaki haksızlıklara karşı mücadele eden kişiliği ve duruşuyla toplumla bütünleşen bir insandır. Fatsa’da belediye başkanı olduktan sonra toplumun tüm kesimlerini yönetime katan o dönemdeki kutuplaşma içinde MSP, CHP , AP ilçe yönetimindeki kişileri mahalle ve ilçe yönetimine katarak şehirdeki sorunları minimuma indiren bir kişilik; bu olgu devlette infiale yol açtı temellerinde sarsıntıya yol açtı. S. Demirel, Çorum olaylarında 50 kişi öldürülüyor. Bunu soran gazetecilere Çorum’a değil Fatsa’ya bakın diyor ve 12 Eylül faşist darbesi temmuz ayının başında yani 2 ay önceden Fatsa’ ya geliyor. İnsanlar stadyuma dolduruluyor, mahkemede Terzi Fikri yiğitçe fikirlerini savunuyor. Fransa’da Yahudi kökeninden dolayı casuslukla suçlanan, 1895 yılında haksız bir şekilde kürek mahkûmiyetine çarptırılan Yüzbaşı Alfred Dreyfus, 1897 sonlarında bir binbaşının casusluk yaptığı ortaya çıkmasına rağmen, binbaşı aklanarak üstü örtüldü. Fransız edebiyatçı, roman yazarı Emile Zola 13 Ocak 1898’da hapis edilmeyi ve yurdunu terk etmeyi göze alarak Fransa başkanı Felix Faure’ a “İtham Ediyorum” yani suçluyorum başlıklı açık bir mektup yazdı. Bu bir gazetenin baş sayfasında yayınlandı. Zola yargılandı, ülkesini terk etmek zorunda kaldı.
Bu sayede çok geçmeden gerçek anlaşıldı Dreyfus beraat etti. Zola bu mektubuyla yeni bir olgu yarattı. Aydın olmayı ve tarihte hak edilen yerini aldı. Bazen bir kişi bir toplumun onurunu tarih önünde yüceltebilir.
Türkiye’de aydın vasıflarını yerine getirebilecek çok az kişi var. Bilim insanları var, akademisyenler, yazarlar, edebiyatçılar var ama aydın olmada turnusol kâğıdı olan Kürt, Kürdistan meselesi için kimse “hain” olma yaftasını göze alamıyor. Çok az kişi belli bir ölçüde Kürt haklarından bahsediyor. Bir kişi hariç İSMAİL BEŞİKÇİ.
Üniversitede sosyoloji bitiriyor ve fakültede sosyolojide doktorasını yapıyor. İşi gereği Kürtler ilgisini çekiyor ve Kürtlerin toplumsal yapısı üzerine incelemeler yapıyor. Bunları üniversitede yayınlayınca işine son veriliyor. İşini kaybetmesine rağmen tüm tehlikeleri göze alarak, Kürtlerin sosyal toplumsal yapısı üzerine incelemelerini kitap olarak basıyor. Tutuklanıyor, işkencelerden geçiriliyor, ceza alıyor. Ama o mahkemelerde dik duruşuyla bilim adamı onurunu koruyarak yazdıklarının arkasında duruyor. Çok büyük bir bedel ödemesine rağmen taviz vermiyor. Bir Türk olarak Kürt sorununda sosyolojinin gerçeğini söyleyerek tüm Türk entelektüel akademisyen, yazar, edebiyatçıların ve bilimin namusunu koruyor. Söylediklerinde abartı yoktur, sosyolojik gerçekleri savunmuştur. Takip ettiğim kadarıyla Kürt siyasi örgütlerine de mesafeli durmuş, doğru bir şey yaptıklarında övmüş, yanlışlarına da yapıcı bir eleştiri yöneltmiştir. Dikkatli bir okuyucuyum. Kürt siyasal hareketlerinin en küçük bir şeyde birbirlerini hainlikle suçlamalarına şahidiz. Bir süre sonra da anlaşmalar, protokoller imzalıyorlar.
Başkalarının eleştirileri etkisiz kalırken, sert eleştiriler bir işe yaramazken İsmail Beşikçi’nin yerinde gerçek olayların analizi ile desteklediği eleştirileri çok etkili olmakta, yanlış yapanın kadrolarında ve destekleyen kitlede kuşkulara sebep olmaktadır. Bunu son PKK’nın Irak Kürdistan’ında yaptıklarını teşhir ettiği yazısının, olaylar, olgularla, örnekler ile yapıcı bir eleştiri ile Kürt kazanımlarını tehlikeye soktuğunu söylemesi PKK medyasında telaşa ve çığırtkanlığa neden oldu. Bu yazının etkinliğini onaylatan bir şeydir. Bu yazının kısa ve uzun erimde fizikteki doppler yasası (bir ışık ya da ses kaynağının yakınlaşması ile ya da uzaklaşmasının etkilerini anlatır) etkisi yapacağını düşünüyorum.
Son olarak insanda her zaman umut vardır, umutsuzluğa gerek yoktur. Bu coğrafya da değişecektir. İyi analiz etmek bizi gerçeğe yaklaştırır diyerek Zerdüşt’ün bir sözü ile bitirelim;
Düşünce iyi düşünülsün,
Söz iyi söylensin
İş iyi yapılsın.